Türkiye’de Araştır (-ma) ve Geliştir (-me) Doç. Dr. Murat ERDAL Günümüzde işletmeleri küresel rekabette bir adım öne geçiren temel faktörler “inovasyon (yenilikçilik) ve farklılaştırma”. Bu iki faktörün altyapısında ise “tasarım”, “üretim” ve “pazarlama” alanlarında araştırma-geliştirmeye kaynak ayırma ve sürekli destek yer almakta. Bu faktörlerde başarı sağlamada ülkeler için iki seçenek ağırlık kazanıyor. Birinci model Çin’in izlediği taktik ve stratejilerdir. Çin birim üretim maliyetlerinin düşüklüğü ve her kalite düzeyinde ürün üretebilme becerisine sahiptir ve kayıtlı veya kayıtdışı yollardan bu ürünleri dünya pazarlarına sokabilmektedir. kısa bir dönem sonra ucuz ve kalitesiz ürün üreten ülke kategorisinden çıkmasında, elde edilen gelirden ar-ge’ye pay ayırması büyük rol oynayacaktır. Böylelikle ilerleyen zamanlarda tüketici nezdinde de kabul gören kaliteli ürünler üreten Çin algılamasına oturacaktır. Bu bir yöntemdir, kendisine has özellikleri, zayıf ve güçlü tarafları vardır. İkinci model ise dünya ekonomisini elinde tutan G-8 olarak bilinen gelişmiş ülkelerin izledikleri “ar-ge tabanlı model”dir. Ülkeniz için araştırma ve geliştirme odaklı çalışma alanlarını belirlersiniz, bu alanları çeşitli destek programları ile desteklersiniz, teknoloji üretim merkezlerini, üniversitelerinizi, eğitim sisteminizi ve göçmen alımlarınızı ona göre dizayn edersiniz. Ülke olarak bilgisayar donanım ve yazılımları, ilaç ve tıp, uzay ve havacılık, biyoteknoloji ve genetik gibi dünya ekonomisine yön veren yüksek teknoloji sektörlerinde yoğunlaşırsınız. Katma değeri düşük ve çevre dostu olmayan ürünlerin üretimini gelişmekte olan ülkelere kaydırırken bu ürünlerin ithalatında en yüksek kalite standart ve sertifikalarını oluşturursunuz. Küresel rekabet karşısında bu iki model dışında kendisine model oluşturamayan ülkelerin işi hiç kolay değildir. Örneğin, fakir ülkelerin küresel ticarette baş etmek zorunda olduğu yolculuk zordur, hazindir. Tasarımsız, ar-gesiz, kalitesiz üretim dinamikleri ve pazarlama bilgisinden yoksun çabalarla ihracata kalkışmak içler acısı bir durumdur. Tarımsal ürün ihracatında sıkışmak, yeraltı zenginliğiniz varsa bu varlığınızı öyle ya da böyle küresel aktörlerin kontrolünde işletmek, diğer taraftan da cehaletle, kayıt dışı ekonomiyle, yoksullukla, iç savaşla, çevre felaketleri ile mücadele etmek. Bir de bütün bu yoksunluklara sığ politikacılar da ilave edilince fakirlik kısır döngüye ve yazgıya dönüşür. Bu rekabet dinamiklerine bir de gelişmekte olan ülkeler açısından Türkiye örneği temelinde bakalım. Söylene geldiği üzere sürekli gelişmekte olan bir ülke olup da gelişememek bir kader midir ? Bu da ayrı bir yazı konusu. Peki “inovasyon, yenilikçilik ve farklılaştırma” alanlarında biz Türkler olarak kısaca ne yapıyoruz ? Onu değerlendirelim. Ar-ge konusunda öncelikle kamu yönetimine büyük sorumluluklar düşmektedir. Ülke sanayi, bilim, ticaret politikalarından başlayarak yasal düzenlemelere kadar yapılması gereken sayısız hamle bulunmaktadır. Ülkemizde yürütülen ar-ge çalışmalarının büyük çapta üniversiteler tarafından gerçekleştirildiği bilinmektedir. Bugün gelinen nokta, yeni fikirlerin dünya pazarlarında başarı sağlayabilecek ürün ve hizmetler haline dönüştürülmesi gereğidir. Kamu yönetimi bu konuda önemli adımlar atmaktadır. Gecikmiş de olsa yeni üniversite-sanayi işbirlikleri modellerinin oluşturulması, teknoloji geliştirme merkezlerinin sayısının artması, ar-ge vergi indirimi gibi teşvik programlarının geliştirilmesi, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı SANTEZ Projeleri gibi çalışmaların olması sevindiricidir. Özel sektörün ar-ge’ye bakışını biraz kapsamlı ve eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmek istiyorum. İşletmeler için ar-ge konusu daima uzun bir yolculuk ve yatırımların geri dönüşü açısından bir sabır anlamını taşımaktadır. Ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde ar-ge yatırımları daima riskli olarak görülmüş ve gözden ırak tutulmuştur. 1960’lı yıllarla birlikte büyük işletmeler pek çok alanda ülkemizde olmayan ürünleri yabancı ortaklıklarla getirmişler, anlaşmalarla fabrikalar faaliyete geçmiş fakat sözleşmelerde ar-ge daima yabancı ortağın inisiyatifine bırakılmıştır. “Altını olan altın kuralı koyar” deyişindeki gibi teknolojisi olan istediğinde teknolojiyi transfer etmiş istemediğinde etmemiştir. Yabancı girişimci arzu ettiğinde ürün, teknoloji ve üretim biçimleri ülkemize gelmiş, arzu etmediğinde ise bir hal çaresine bakılamamıştır. Zaten iç pazarda ne üretildiyse tüketici kabul ettiğinden ar-ge’ye gereksinim de duyulmamıştır. Model tüm sektörlerde kabul görmüş ve yaygınlık kazanmıştır. Bu durum işletme ölçeğine bakılmaksızın büyük, orta veya küçük işletmeler için hemen hemen aynı olmuştur. Diğer taraftan yüksek enflasyonun 30 seneden fazla seyir izlediği bir dönemde finansal araçlar yardımıyla diğer bir deyişle de “paradan para” kazanma anlayışının egemenliğinde, ar-ge ye yatırım yapmak hiçbir zaman akıllı işletmelerin yapacağı iş olarak görülmemiştir. Bir başka zorluk ise girişimcinin ar-ge’ye yatırımı nereden başlatacağı ve nasıl devam ettireceği konusudur. Kimi denemeler başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Denemelerin yansıması olan “bilim insanları yüksek eğitimli kişilerdir ve nitelikli insanlarla uğraşmak zordur” görüşü bütün sektörlerde her ölçekteki işletmede yerleşmiştir. Bilim insanları, doktoralı mühendis ve araştırmacıların olduğu bir departmanın nasıl yönetileceği konusunda deneyim sahibi olamayan patronlar kolay yolu seçmiş ve böyle bir departmanını kurmamıştır. Asıl zorluk bundan sonra başlamış ve yüksek teknolojiyi yakalamak ülkemize nasip olamamıştır. Ülkemizde uzun yıllar boyunca uzak durulan ar-ge konusu neden sonra birden popüler olmaya başladı. Hemen söyleyelim, popüler olmaya başlayan “inovasyon” sözcüğüdür, “ar-ge” değil. İnovasyon, İngilizce “innovation” sözcüğünden gelmekte olup, Türkçe’ye “yenilik” olarak kazandırılması yeterli görülmemiş, daha uzun tanımlamalar yapılarak dikkat çekilmek istenmiştir. Bu yazı kapsamında inovasyonu, kısaca “ticari yenilik veya yenilikçilik” olarak değerlendirmek hatalı olmaz. Konunun popülerlik kazanmasının nedenine dönecek olursak, birinci faktör ar-ge olmadan artık uluslararası ticarette gidilecek bir yer kalmadığıdır. Dolayısı ile ar-ge işletmeler için bir zorunluluktur. Ar-ge’ye kaynak ayırırsanız rekabette varsınız kaynak ayırmazsanız yoksunuz. Ar-ge’ye kaynak ayırmak demek, yetişmiş insangücü, finansal kaynak ve yönetim olarak desteklemek anlamına gelmektedir. Ar-ge sadece bir tek departmanın sorumluluğuna bırakılamaz, işletmenin bütününde, tüm departmanlarda ar-ge vizyonunu görmek işletmeleri pazarda başarıya götürmektedir. Ülkemizde bir şirket ne zaman “ar-ge ile ilgili konular bizim ticari sırrımız bu konuları açıklayamıyoruz” derse biliniz ki bu alanda yok denecek kadar az çalışması bulunmaktadır. Kendisine güvenen az sayıdaki işletmelerimiz ar-ge tabanlı başarılarını, “Şubat ayında devrimci bir buluşumuzu kamuoyuyla paylaşacağız” veya “….Tasarım ödülünü alan ilk Türk firması” sloganları ile pazarda liderlik imajını destekleyen iletişim malzemesi olarak kullanmaktalar. Bazı işletmeler ise doğrudan “Türkiye’nin yenilikçi gücü” gibi sloganlarla işletmeyi özdeşleştirme arzusundalar. Dünyada yaygın olan uygulamalardan bir tanesi de işletme içi yenilikçi fikirlerin özendirilmesi ve teşvik edilmesine yönelik ödüllendirme programları. Son yıllarda ülkemizde de benzer şekilde kimi holdinglerin yeni fikirleri teşvik etmek için geliştirdikleri inovasyon ödüllerini görmekteyiz. Bu durum hem sevindirici hem düşündürücü…Özgünlük ve yaratılan katma değerle birlikte insana verilen önem… Çalışanların işine sahip çıkması, kendisine değer verilmesi ve işletme içi saygı görmesi ve ödüllendirilmesi… İşletmelerimizin 1980’li yıllardan başlayarak iş hayatında yükselen değer olan faiz, borsa ve tatlı para hareketlerinden doğan güzel kazanç yöntemleri ile birlikte borsaya açılma, bilanço açıklama ve saydamlaşma ile “ar-ge faaliyetleri” gün ışığına çıkmaya ve internet yoluyla tüm dünyaya yayılmaya başladı. Ülkemiz için bu süreci “takke düştü kel göründü” şeklinde de açıklamak mümkündür.
İnovasyon kavramının ülkemizde gündemde yerini almaya başlamasının arkasındaki bir diğer neden ise eğitim ve danışmanlık sektörüdür. Danışmanlık sektörünün iş dünyasına dünyaca kabul görmüş bu kavramı yeni bir isimlendirme ile sunması ve kabul ettirmesi hiç de zor olmamıştır. Hizmet sektörünün de küresel bir sektör olduğu ve dönem dönem yeni dalga pazarlanabilir kavram/ürünlere ihtiyaç duyduğu unutulmamalıdır. Sonuç olarak işletmelerimizin ar-ge yatırımları göstermelik midir ? Gerçekçi midir ? değil midir ? bilemiyoruz. Fakat “çok şükür paradan para kazanıyoruz, hem sonra bilançolarımızı dünya alem görüyor, biraz da ar-ge’ye kaynak ayıralım, ayıp oluyor, hem yabancılarla ticari ilişkilerimizde anlaşmalara güçlü otururuz, bir nebze de olsa şirketin vizyonunu göstermiş oluruz” anlayışının artık tamamen gerilerde kalmasını arzuluyoruz. Televizyonda sonu gelemeyen şarkı, türkü, dans, gelin-kaynana yarışma türleri içerisinde icat olunan Türk Mucit Programı bir gerçeği de su yüzüne çıkarmıştır. Programda yer alan yüzlerce sunum içerisinde pazar başarısı yüksek yeni fikirlerin çokluğunu izlemek mutluluk vericidir. Literatürde 1000 fikirden sadece 4-5’i pazarda başarı sağlayabilir sözü vatandaşlarımızın yenilikçi zekaları karşısında zayıf düşüyor. Bu topraklarda yaşayan insanlarımızın tarım, sanayi, hizmetler sektöründe çalışma sahaları ile ilgili ve diğer alanlarla ilgili somut, elle tutulur ve gerçekleştirilebilir fikirleri vardır. Bu fikirler ekonomiye katkı yaratabilir ve dünya pazarlarına yeni “Made in Turkey” ürünleri olarak sunulabilir. Kamu kurum ve kuruluşlarının, Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) gibi sivil toplum örgütlerinin destekleri ve bazı girişimcilerin “fikrinizi bizimle paylaşın ortak olalım” modelleri bunlardan sadece bir kaçı. Yeter ki uygun mekanizmalar kurulabilsin. Neden bu topraklardan marka çıkmaz ? veya Nasıl gelişmiş ülke olunur ? sorularının cevabı zor değil, uygulaması zordur. Cevap net bir biçimde ortadadır. Cevap, “tasarım”, “üretim” ve “pazarlama” alanlarında araştırma-geliştirmedir. “Atı alan Üsküdar’ı geçmiş” deyip serilmemek sıkı bir biçimde yeniden başlama cesaretini ve kararlılığını göstermek gerekir. |